[Güncel] Biz amerika’yı hiç sevmemiştik!

26/5/2008 ·

BBC, 21 ülkede araştırma yapıyor ve sonuç şu: Türk halkı, yüzde 82 gibi harika bir oranla ABD karşıtlığının en yaygın olduğu ülke.

Robert L. Pollock, 16 Şubat günü Wall Street Journal’de yayınlanan yazısında, Türkiye’de yükselişe geçen Amerikan aleyhtarlığı dolayısıyla devletimize, milletimize muhtelif ithamlarda ve tehditlerde bulundu.

Pollock’un haysiyetsiz, saldırgan ve züppece sözleri, edası, Amerikan dış politikasının bir izdüşümü.

Biz evet, Irak’ta kardeşlerimizi katleden, esir eden, işkenceden geçiren Amerika’yı zerre kadar sevmiyoruz! İnsanlık tarihinin en aptal, açgözlü ve vahşi liderlerinin yönettiği Amerika’yı sevmiyoruz. İşgalci, tecavüzcü, kelleş ve yılışık Amerika’yı sevmiyoruz.

Dünya halklarının emeğini dolaysızca sömüren bu psikopat akbabaları, kuduz leş kargalarını sevmiyoruz! Onlar bizim yeğenlerimizin, bacılarımızın, komşularımızın katili.

Hepsi çıldırmış! Salaklıkları ile sapıklıkları yarışıyor. Dünyada şimdiye kadar, katlettiği insanların yakınlarını “Siz beni sevmiyorsunuz!” diye suçlayan bir katil tipi görülmemişti!

İşin bir başka tuhaf yönü şu: Holding medyasında birtakım Amerikan aşık-uşağı köşeciler hala “Amerika’yı eleştirmek bir şey, kötülemek başka bir şey” türünden zırvalar savuruyorlar! Bunlar, bu toprakların yazarları mıdır? Sormak gerek: “Pollock, o berbat yazısından adını anarak Hürriyet ve Sabah gazetelerini de eleştirdiği halde, neden adam gibi, mesela Umur Talu ve Ömer Lütfi Mete gibi cevaplar yazmıyorsunuz?”

Irak’ta 100 bin kardeşimizi öldürdünüz! Milyonlarcasını aç, susuz, evsiz, elektriksiz, okulsuz, soğukta bıraktınız! Kimyasal silahlarla çocukları yakarak zehirlediniz! Bir de alkış, gülücük mü istiyorsunuz?!

Yorum (1) Yorum yaz!

TUVALETİN DE BİR TARİHİ VAR (!)

26/5/2008 ·

 "Şuur altı" sloganı ile her konuda akıl fikir yürüten Sigmund Freud der ki; "Atalarımız, milyonlarca yıl önce 'dört ayak' üstünde dolaşıyorlardı. Büyük ve küçük ihtiyaçlarını aynen hayvanlar gibi, durdukları yerde yapıyorlar, birbirlerinin pis kokularını çok yakından da koklamak zorunda kalıyorlardı. Günün birinde bu kokuya dayanamaz. Ne yapayım da bu pis vaziyetten kurtulayım diye düşünürken, aklına iki ayak üzerinde yürümek geldi."

Bu satırları, ünlü psikanalizciye bir iftira olarak görmeyin. Onun yalancısıyız. Onun ataları burunlarını pislikten bu şekilde kurtarmış olabilir. Ama yapılan arkeolojik araştırmalar insanın, en büyük ihtiyacını yine insanca giderdiğini göstermektedir. 'Tuvalet' kavramı, insanlık tarihi kadar eskidir. Zira hem kişi, hem toplum sağlığı açısından tuvaletler son derece önemliydi.

Tuvaletin Tarihi

En eski tuvaletlere, M.Ö 4000’li yıllarda Mezopotamya'da rastlanır. Hindistan'da, Suriye'de ve daha başka yerlerde tıpkı bizdeki gibi alaturka tuvaletler bulunuyordu. Hatta Mısır'da Firavun mezarlarına, banyo ve tuvalet ilave etmek gibi ilginç bir adet bile vardı. Van'da ortaya çıkarılan ve MÖ 8'inci yüzyıla tarihlenen tuvalet kalıntısı ise, bugünkü "alaturka tuvalet'in aynısıdır. Hitit uygarlığında da dönemine göre bir hayli gelişmiş kanalizasyon sistemi vardı... İslam öncesi cahiliye toplumu tuvalet nedir bilmezdi. İhtiyacı gelen uygun bir yer bulmak için dağ bayır gezerdi. Onları bu tabii sıkıntıdan İslamiyet kurtarır. Onlara, İhtiyaçlarını nezih bir ortamda nasıl gidereceklerini öğretir.

Ancak yüzümüzü batıya çevirdiğimizde, burnumuza hoş olmayan kokular gelir, Mesela Herodot'un yaşadığı o parlak devrede, eski Yunanlılar tuvaleti bilmezlermiş. Herkes gece karanlığında sokak aralarında işini görürmüş.

Batı insanının ifrat ve tefrit arasında bocalayıp bir türlü orta yolu tutturamaması def-i hacet konusunda da görülür. Eski Yunan Medeniyetinin burnu pis kokudan kurtulmazken. Eski Roma işi fazla abartmış. Roma uygarlığında tuvaletler birer toplumsal kurumdu. Bir tür meclis görevi yaparlardı. Şehrin ileri gelenleri, tüccarları 30-40 kişilik umumi tuvaletlerde yüz yüze oturarak hem İhtiyaçlarını giderir, hem de kentin yüksek menfaatlerini tartışır, iş ilişkileri kurarlardı... Günümüzde böyle bir mekanı dünya gözüyle görmek isteyen varsa, bir koşu Efes harabelerine gidebilir. (Adrian Kitaplığını arkana alacaksın, sağdaki rampayı biraz çıkınca solda...)

Ehl-İ Keyifler İçin

Bugün buna benzer manzaraları, batıda çıkan ev dekorasyon dergilerinde görebiliyoruz. Ama bir farkla; eskiden grup terapi yaparlarmış. Ahir zaman insanı iyice bencilleştiği için, yaşadığı zevki başkalarıyla paylaşmıyor, özgür takılıyor. Dahası, eline gazetesini veya kitabını alıp tuvalete giren ve hiç abartmıyoruz bir şeyler atıştıranlara, sektör bazında hizmet vermek için mini dekorlar imal ediyorlar.

Gerçi tuvaletler "hayal ve tefekkür" dünyasıdır. Ancak bu hayal ve tefekkür düşkünlerinin bazıları isi
abartıp tuvalete küçük bir kitaplık ve çalışma masası yapmaya kadar götürürse seyredin manzarayı...

Pisliğe Batan Avrupa

Tarihçiler, bir "mekan" olarak tuvaletin, Doğudan Batıya geçtiğinde hemfikirler. Fakat bu geçiş yüzyıllar sürmüş. Ortaçağ Avrupasında görülen salgın hastalıkların baş sebeplerinden biri ele buymuş...
Elhak doğrudur. Zira "her türlü pislik" sokaklara dökülürmüş. Mesela 1388 yılında İngiltere Kralı II. Richard göl ve derelere def-i hacet yapılmasını yasaklar. Ancak nereye yapılacağını söylemeyi unutur. Zavallı halk ne yapsın? Çözümü sokakta arar. Evinde ürettiği her türlü pisliği; büyük, küçük ne varsa sokak camından aşağı salar. Bu iş o kadar azıtılmış ki, mesela Edinburgh'da gece sokağa çıkma gafletinde bulunan birisi, başına bir oturağın boşaltılmasını önlemek için. sürekli olarak "heed your handle': (elindekine dikkat et) diye bağırmak zorunda kalırdı.

Fransa pek mi iyi durumdaydı sanki? "Güneş Kral" denen XIV. Luis'in Paris'inde de her çeşit kirli gece gündüz demeden pencerede sokağa, bahçeye boşaltılırdı. Anca Fransızlar, İngilizler gibi kaba değillerdi. Eline lazımlığı alan pencereyi açar ve aşağıdakinin cinsine göre cümle başına bir mösyö, matmazel veya madam ekleyerek "gare l'eau"suyz” dikkat! diye bağırıp salıverirdi.

Özel Sektör Halkın Hizmetinde

Her sahada olduğu gibi, bu konuda da özel sektör devreye girer. Başına kazurat yiyenler için, 19. yüzyılın en büyük keşfini yaparlar. İlham, yahudilerin dini simgesi olan şapkadan gelir. Benzerlerini, güneşliğini leğen gibi bol tutarak imal ederler ve fötr şapkayı piyasaya sürerler. Münasebetsiz maddelerce kirlenmek islemeyenlerin çokluğu sebebiyle, bu moda, kadın ve erkekler arasında çok tutulur. Öyle ki, oturak terörü 18'inci yüzyılın sonuna doğru polisçe yasaklanmasına rağmen, bu moda hala revaçtadır.

'"Herşeyi devletten beklemek olmaz" sloganıyla hareket eden özel sektör, çözüm üretmeye devam eder. "Seyyar umumi hela" görevi gören, ellerinde pelerinle dolaşıp, ihtiyacı olanları bu pelerinin altına alarak işlerini görmelerini sağlayan ve bunun karşılığında da para alan kişiler türer. Ancak, elde edilen mamul yine sokaklara dökülür.

O dönemin Paris'inde, çevrede insan olup olmadığı hiç önemsenmeden her yerde rahatlama serbestliği vardı. Hatta Louvre Sarayı"mn merdivenlerinde bile ihtiyaç giderilirdi. Bu sebeple İspanya, Almanya ve Fransa'da saraylar leş gibi kokardı.

Bir Servete Bedel

Fransa Kralı 14. Louis, Versay Sarayı'nı yaptırdığında, teamül gereği içine tuvalet koymamıştı. Buna karşılık sarayın demirbaş listesinde bir sürü lazımlık (oturak) tan başka, 208 adet basit tipte ve 66 adet de büyük ve süslü, oturaklı iskemle bulunmaktaydı. Oturak deyip geçmeyin. Bîr tanesinin maliyeti, bir mahalle dolusu fakiri üç öğünden, 9 gün doyuracak değerdeydi. Zira oturaklar, son derece nadide porselenden yapılıp, çiçek vazoları gibi, resim ve motiflerle süsleniyordu. Süslemedeki maksat, güya bunlar boşaltılmaya götürülürken çorba kasesi mi, yoksa dışkı kabı mı olduğu anlaşılmamasıymış. Ancak, oturağın olmadığı acil durumlarda ise Versay sarayında, koridor ve şömineler hizmet veriyordu. Yazımızın basında Sigmund Freud'un bir iddiasını nakletmiştik.

Adamcağız haklıymış meğerse... Böyle bir ortamda yaşayan birinden ancak böyle bir iddia sadır olurdu.

Parfüm Sanayi

Osmanlının ilk Paris Elçisi Yirmi Sekiz Mehmed Çelebi hatıralarında Fransızların erkek ya da kadın su gibi parfüm kullandıklarından bahseder. Ancak çevreden gelen pis kokularla parfüm kokularının birleşerek daha beter bir koku oluşturmasından ve bunun da hiç bir parfüm cinsi tarafından bastırılamadığından yakınır.

Çelebimiz, yurda döndüğünde ayağının tozuyla Türkçe Deyimler Sözlüğüne bir özdeyiş hediye eder; "üzerine tüy dikmek "diye... Hatanın hatayla telafi edilmesi karşısında sarfetmiş bu sözü. Versay Sarayı kaynaklı bu "tüy dikme" metodu şöyle uygulanıyormuş. Koridor köşelerine hacetlerin büyüğü giderildiğinde uşaklar, bunları dışarıya atmadan önce bîr kaz tüyünü içine sokarlarmıs. Birkaç gün sonra da tüyden tutarak, sertleşmiş olan haceti, pencereden dışarıya fırlattıklarında, artık o anki şanslı kişi kim ise onun kafasında patlarmış.

Bu arada resmi görüşmelerde bulunmak gerekiyorsa, toplantı mahallinin durumuna göre büyük ihtiyaçlar bahçede ki ağaç veya süs bitkilerinin kenarlarında giderilirmiş. Küçük ihtiyaçlar içinse, ellerinde "ördek" lerle dolaşan uşaklar hizmet verirlermiş.

İtibarın Böylesi

XIV. Louis'den bir Louis fazla olarak dünyaya gelen XV. Louis ise, işin zevkini çıkartanlardanmış. Saray erkanım kabul ettiği zaman, taht biçimindeki süslü, yüksek oturaklı koltuğunda oturur, huzurdakilerin iltifatlarını kabul ettiği sırada da hiç çekinmeden gereğini yaparmış. Özel koltuğun arkasındaki odadan oturağı değiştirmek, ekselanslarının alt katlarına ulaşıp silme imkanı bile varmış. Bu görev ise uşaklara değil, ancak kralın sevdiği saray erkanının bazılarına, büyük bir lütuf olarak verilirmiş. İtibara bak!..

Medeniyet yarışında Almanya'yı atlarsak ayıp olur. 1483'de İmparator II. Frederik Almanyası'nda, ekselansları Reutlingen şehrini ziyaret etme gafletinde bulunurlar. Kır atıyla halkı selamlarken sokaktaki pisliğin içine batmaktan zor kurtulur.

İdrarın vergilendirilmesi (aman kimse duymasın), bir jimnastik öğretmeninin verdiği teşaşür dersi Avrupa'da XX. yüzyıl başlarına kadar vaka-i adiyedendi.

Tuvalette Rönesans

Batıda temizliğin ve tuvaletin öneminin anlaşılması çok yenidir. Binalar yükseldikçe tuvalet problemi iyice dert olduğundan, oturup kafa yorarlar. Neticede, "sifon" un apartmanlara bir temizlik aracı olarak girmesi ile su tesisatçılığı başlar. Avrupa şehirlerinde modern su tesisatları, muslukçuluk ve kanalizasyon sistemi ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru kurulur.

Japonlar bu konuda teknolojinin verdiği gazla daha da ileri giderler. Oturan kişinin tansiyonunu ölçen, idrarını muayene eden, derecesini Ölçen ve ağırlığını söyleyen klozetler imal ederler. Ayrıca su sarfiyatını azaltmak için de önemli bir keşifte bulunmuşlar. Çıkarılan münasebetsiz sesin duyulmamasını isteyenler, sık sık sifon çekmek yerine bir düğmeye bastıklarında, duvara monte edilmiş elektronik bir cihazdan şarıltılı su sesi çıkıyormuş.

Memleket Manzaraları

Elin oğlu tuvalet üzerinde keşifler yaparken biz ele boş durmuyoruz elbette... Alt yapısız siteler inşa ediyoruz veya isale borularının ucunu çaktırmadan en yakın akarsuya veya denize uzatıveriyoruz. Böyle bir ortamda sineklerimizin bile genetik yapılan değişti. Önce saldırgan oldular, sonra adeta birer "hooligan" haline geldiler... Umumi tuvaletlerimizin hali ise içler acısı. Ülkemizden ayrılan yabancılarının en çok yakındıkları konuların başında hala umumi tuvaletlerin pisliği geliyor.

Son Söz

Nereden nereye... Turistlerin ataları tuvalet bilmezken, bu ülke insanlarının ataları, insani ihtiyaçlarını yine insani yollardan gideriyorlardı. Başta İstanbul olmak üzere, şehirlerimizin temizliği dillere destandı. Batılı seyyahlar hatıralarında; hamamların yanı sıra camilerde, mükemmel hizmet veren umumi tuvaletlerin bulunduğunu hayranlıkla nakletmektedirler. Osmanlı döneminde l umumi tuvalet dendi mi, şırıl şırıl akan sularla, her daim pırıl pırıl mekânlar akla gelirdi. Şimdilerde ise "büyük 500 küçük 250" yazılı iğreti levhalarla. 'Tosun'un edebiyata yaptığı katkılar geliyor gözümüzün önüne...

Vatan kurtarış ve büyük işler kotarış gibi konular varken, bu "kokulu" yazı da nereden çıktı demeyin. Zira tarih boyunca insanın en önemli ihtiyacının giderilmesi, bir medeniyet ölçüsü olmuş...

Yorum (yok) Yorum yaz!

* 1 Nisan'ın Tarihi ..

26/5/2008 ·

'' 15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunuanlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir.

En sonunda 31 Mart gecesi Kalenin önüne giderek bir elinde Kur'an bir elinde İncil "Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslimolursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım" der.
Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler.

Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir. Bunun üzerine Müslümanlar "Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz" dediklerin de Haçlı ordusu komutanı "Benim sözüm size DÜN AKŞAM içindi, bugün için size bir sözüm yoktur" diye cevap verir ve bütün Müslümanlar orada Şehit edilir. ''


İşte o gün bugündür 1 Nisan hristiyanlar arasında Hile günü olarak kutlanmaktadır ve bizim de Avrupa'ya uyma [benzeme] çılgınlığımız sonucu kırmızıya bordo deyip, yani 1 Nisan'ı 'Şaka Günü' olarak hayatımıza sokmuşuz ...

ANCAK
Bunu yalanlayıp 1 Nisan'ın tarihiyle ilgili bi iddia daha vardır. Ve aynen şöyledir :


'' 1 Nisan eski Roma'da yeni yıl başlangıcı olarak kabul edilirdi ama Roma Imparatorluğu çökünce Bir Papa eski insanların inancını köreltmek için bunu bir taktik olarak Ocak ayına almıştır sonra ise tamamen kaldırmayı planlamıştır. Ancak ömrü yetmemiştir.

Ama eski inanışa inanan(hristiyanlara göre putperestler) insanlar 1 Nisan'da her sene olduğu gibi yeni yılı kutlamak için tören düzenlemek isterdi. Bu durum ise fanatik hristiyanlarda 'alaya' alınırdı. Onun için bu gün bir alay günü olmuştur. Zaman içinde bu kavram yerini hoşça(!) şakalaşmalara bırakmış ve 1 nisan şakası ortaya çıkmıştır
. ''

İşte... Bu ihtimal tam bize göre değil mi ! Yani ilki yalan.Antihristiyan yanlısı tarafın yalanı, ikincisi bizim kültürümüze uygun emi ? ...
Eh de demeli. Hangisini normal görüpte kendi hayatında 1 Nisan inancını öyle ayarlayacak olursa, Varsın olsun ...

Yorum (yok) Yorum yaz!

* Mantık Kabul Eder, Ruh Kusar!

5/5/2008 · Kategori: -- _ EDEBI TARIH _ --

Bir yaz günü... Sofra kurulmuş, yemek yenilecek... Her şey hazır... Merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek, masanın üzerindeki içi su dolu "viski şişesi"ni görünce sorar:

"Bu ne?"

Cevap verir, oğlu;

"Baba; soğuk su için.... Buzdolabına ancak bu şişeleri koyabiliyoruz da!..."

İtiraz eder üstad:

"Olmaz!.."

İzaha çalışır oğlu...

"Baba inan ki çok iyi temizledik, bol sabun ve kaynar sularla yıkadık."

Üstad yine "olmaz" der ve şu ibretli sözler dökülür ağzından:

" O halde oğlum; yarın lazımlık satan bir dükkana gideceksin ve oradan el değmemiş bir lazımlık alacak, çorbanı da bu lazımlıkla içeceksin!

İçebilir misin?...

Elbette içebilirsin... Hiçbir mahzuru da yok...

Amma velakin; mantığın kabul etse de, ruhun kusar bu çorbayı!"

Yorum (1) Yorum yaz!

* Amuda Kalkmak

5/5/2008 · Kategori: -- _ EDEBI TARIH _ --

Üzüntümüz azalmış gibiydi. Kelepçesiz olarak ilk defa bir araya toplanmıştık.

-Üstad dedim, şu Sakarya Şiiri’ni bir de sizin ağzınızdan dinleyelim...

Okudu. Mâlum; ‘Sakarya’ gençliği temsil eder. Son mısraları şöyledir:

“Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz
Sen kıvrıl, ben gideyim, son peygamber kılavuz
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..”

“Ayağa kak Sakarya” der demez, eliyle de işaret ederek ekledi:

-Bir kişi kalktı!.. O da amuda kalktı!..

( Hüseyin Üzmez – Malatya Suikastı )

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

Son Yazılarım >>

Kategoriler >>

Arkadaşlarım >>

Diğer Sayfalar ...

'' TARİH ÇEVİRME '' || Miladi - HîCRî ||